görsel Bilinç Akışı Yöntemi ve Bir Kaç Örnek

Bilinç akışı yöntemi; roman ve hikaye yazımında kahramanın zihninden geçenleri aralıksız olarak ve seri halde, belli bir sıraya koymadan olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi anlatım tekniğidir. Cümleler genellikle uzun ve karmaşık olur. Gramer kurallarına, sekans, yapı ve çoğu zaman imlaya bile gerek duyulmaz. Özellikleri açısından iç monolog tekniği ile büyük benzerlik gösterir, ancak aynı değildir. İç monolog, mantıklı bir dizilimle yazılmış, gramer bakımından düzgün bir sessiz konuşmadır. Bilinç akışı ise yapısı gereği daha samimi düşünceleri ifade ettiğinden mantıksal örgütlenmenin dışında, bilinçsizliğe daha yakındır.  Bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı romanlarda psikolojik bir derinlik vardır ve bana göre bu yöntemle yazılmış kitapların büyüsüne kapılanların artık başka türlü romanları beğenmeleri pek zordur…

Edebiyatımızda bilinç akışı tekniği ile yazılan romanlara en güzel örnek Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanıdır. Romanın büyük bölümü bu teknikle yazılmıştır. Özellikle de 75 sayfalık bir bölümü hiç noktalama işareti kullanılmadan yazılmıştır. Çünkü zihnin imlası yoktur.

Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım derdi resim yapmayı sevdiğim halde denizin mavisini bilmezdim yaprağın yeşilinin her mevsimde değiştiğine dikkat etmemiştim seni tanıdıktan sonra o güne kadar tabiat resmi yapmayı sevmediğim halde bir ağaç bir yaprak küçük bir ot bile çizmiş olmadığım halde ve daha çok kitaplardan kopyalar yapmakla yetindiğim halde ve insan resimlerini fotoğraflardan kareyle büyütmeyi kolayıma geldiği için tercih ettiğim halde seni tanıdıktan sonra gözleri yeni açılmış bir küçük hayvan gibi çevreyi şaşkın ve hayran bakışlarla insanı ve insan olmayanı ayırmadan incelemeye başladım ve kalemi iğne uçlu mürekkepli kalemi ve resim kâğıdını alarak kırlara açıldım ve eskiden kurşunkalemle çalıştığım zamanlardan yani tarihten önce çizgilerimdeki kararsızlık yüzünden kâğıdı sonsuz çizgilerle silip tekrar çizdiğim çizgilerle silgi izleriyle kararttığım halde doğrudan doğruya çini mürekkeple çalışmaya başladım hiç silmeden seçtiğim ağaçları evleri gökyüzünü yolları otları hele bu kadar ilgi çekici olduklarını ve büyük bir sevgiyle çizilebileceğini düşünmediğim otları ve toprağı yeni bir gözle daha doğrusu ilk defa çizebileceğimi hissettiğim bir gözle görmeye başladım ve  ………….”

Bu tekniğe bir diğer örnek James Joyce‘un kitaplarıdır. Neredeyse bütün eserlerinde bilinç akışı tekniğini kullanan Joyce, “Ulysses”de tabiri caizse bu tekniğin kitabını yazar. Kitabın protagonisti Stephen Dedalus’un düşünceleriyle okur allak bullak olur. Defalarca başlayıp yarım bıraktığım bu romanı maalesef hala tam olarak bitiremedim, ancak okuduğum bölümler arasında bilinç akışına en güzel örnek olarak şu paragrafı verebilirim:

“genç kızken ben de bir Dağ çiçeğiydim orada evet saçıma gülü Endülüslü kızların taktığı gibi takınca ya da kırmızı mı taksam evet ve nasıl öpmüştü beni Mağribi surunun altında ben de dedim kibu da olur bir başkası daha iyi olacak değil ya sonra gözlerimle tekrar sormasını istedim evet sonra ister misin diye sordu evet ne olur evet de dağ çiçeğim dedi önce sarıldım ona evet ve onu kendime çektim göğüslerime dokunsun diye safi parfüm evet kalbi deliler gibi çarpıyordu evet dedim evet isterim Evet.”

Ve en sevdiğim feminist yazar Virginia Woolf, Dalgalar” isimli kitabında bilinç akışı tekniğini çok iyi kullanır.

Hayat sürüp gidiyor. Evlerimiz üzerinde durmadan değişiyor bulutlar. Bunu yapıyorum, şunu yapıyorum, sonra yine bunu; arkasından şunu. Buluşarak, ayrılarak değişik biçimleri bir araya getiriyoruz, değişik düzenler oluşturuyoruz. Ama bu izlenimleri tahtaya çakmaz, içimdeki bir sürü adamdan bir tek adam yapmazsam, uzak dağlardaki kar çelenkleri gibi parça parça değil de burada ve şimdi var olmazsam, bürodan geçerken Bn. John’a filmleri sormaz, çayımı almaz, en sevdiğim bisküviyi de kabul etmezsem, kar gibi döküleceğim, harcanacağım.

Dostoyevski de kitaplarında karakterin düşüncelerini aktarırken zaman zaman iç monoloğu aşıp bilinç akışı yöntemine geçtiği olur. Ancak gerçek anlamda 1864′te yazdığı Yeraltından Notlar” kitabında bu tekniği kullanıldığı söylenebilir:

“İşte ben, içi dışı bir insanı, onu özene bezene yaratan, sevecen doğa ananın görmek istediği gibi, gerçek normal insan sayarım. Böyle bir adamı kıskanmaktan kendimi yer bitiririm. Aptal olmaya aptaldır, böyle değildir diye sizinle tartışmayacağım, ama ne bileceksiniz, belki de normal adamın aptal olması kaçınılmazdır. Belki de böyle olmasının ayrı bir güzelliği vardır. Bu düşüncemin doğruluğuna inanmam için başka bir neden de, normal insanın karşıtının, yani herhâlde doğanın kucağından değil de imbikten geçirilmiş, derin anlayışlı adamın (Bunda da gizemli bir hava var, ama pek emin değilim.) normal insan karşısında bazen birden duralaması, bütün üstünlüğüne karşın kendisini seve seve sıçan gibi görmesidir.”

J. D. Salinger‘ın “Çavdar Tarlasında Çocuklar (The Catcher In The Rye)” kitabı da bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı bir diğer mükemmel romandır. Kitabın anti-kahramanı Holden Caulfield’in okuldan atılmasıyla başlayan süreci Holden Caulfield’in ağzından anlatan roman, karakterin geleneksel ahlak dışında kalan düşüncelerinin (bu gerekçeyle uzun dönem Amerika’da yasaklı kalmıştır) de içtenlikle aktarılması ve toplumsal eleştirileri ile her zaman en iyi kitaplar arasında ilk sıralarda yer bulmuştur. Kitap şu şekilde başlar:

“Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum. Sonra, onlarla ilgili en ufak bir söz etsem, bizimkilere inmeler iner.”

One comment

Bir Cevap Yazın