görsel Düşünce ile Gerçeklik Arasındaki Kopuşun Romanı: Körleşme

“Gözlerinin değerini bilmeyen insan köpeklerin yol göstericiliğini hak etmiş sayılır.” s.44

Elias Canetti‘nin muhteşem eseri “Körleşme”; insanın gerçeklik karşısında nasıl körleşebildiğini, bilimin yok edici gücünü ve insanoğlunun kendi eliyle kurduğu dış dünyasının daha sonra kendisine ne denli yabancılaşabileceğini anlatan bir anıt-roman. Kimilerine göre “20 inci yüzyılın en büyük romanı”. Ve her dönem her toplumda rastlanabilen “aymaz” aydın karakterinin en ustaca anlatıldığı kitap.

“Bana, nasıl oldu da kendini bu kadar unutabildin, diye soracak olursanız -ki bu soruyu sormak hakkınızdır- o zaman size yüzüm utançtan kızararak şu karşılığı vereceğim: bunun nedeni, büyük Mong’un şu sözlerini unutmuş olmamdır: Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller; birtakım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamıyorlar: kitleden ayrılmayan, koyun gibi onun peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü.”

Düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşun hikâyesini anlatan Körleşme, çoktandır kendi fildişi kulesinde yalnız başına yaşamakta olan Sineloji Profesörü Peter Kien‘ın trajedisini anlatıyor. Kendisini dış dünyadan tamamen soyutlayıp kitaplarıyla birlikte (ki yaklaşık 25 bin kitabı ile) yaşayan ve kendinden başka herkesi düşman olarak gören Kien’in trajedisini…

“Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşır. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir.” s.25

Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Dünyasız Bir Kafa“, ikinci bölüm ise “Kafasız Bir Dünya“. Birinci bölümde; ne eşi ne de çevresinde bir dostu olan, tek akrabası olan kardeşi ile bile görüşmeyen, iş çevresiyle buluşmayan Kien’in yalnız kitaplarıyla oluşturduğu dünyasını tanıyoruz. Ailesinden kendisine kalan miras ile kimseye muhtaç kalmadan yaşayabilmektedir. Tüm bu yalnızlığının tek nedeni ise kendisinden başka herkesi cahil, aptal ve değersiz olarak görmesidir. Ancak ikinci bölümde işler değişecek kurduğu bazı ilişkiler yarattığı fildişi kulesinin yıkılmasına neden olacaktır.

“Adına yaşam kavgası denen kavgayı karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararına aykırı davranışlara dek götürebilir. İnsanlık, bir kavram olarak bulunmadan ve sulandırılmadan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hala bir birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaktayız. Kimi zaman kitle, gök gürültüsünden örülü bir fırtına içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırı üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız. Bir zamanlar bu denli çok, bu denli büyük, bu denli bütün olduğumuzu anılarımıza sığdıramayız bir türlü. … Bir gün gelecek, kitle artık parçalanamaz olacak; belki de önce bir ülkede başlayacak, sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen, O kavramı değil, ama yalnızca kitle var olacağından, kitlenin varlığına ilişkin tüm kuşkular ortadan kalkana dek.”

Körleşme‘nin Türkçe’ye kazandırılmasının hikayesi ise usta yazar Oğuz Atay aracılığıyla gerçekleşiyor. Bir akşam Oğuz Atay, Ahmet Cemal’i bir meyhaneye götürüyor ve O’na Körleşme‘nin İngilizce baskısını vererek, bu kitabı bir solukta okuduğunu, inanılmaz beğendiğini ve kitabın Almanca aslını temin ederek tercümesini yapması gerektiğini söyler. Kitabın  çevirisi yapılır ve 1981 yılında Payel Yayınları tarafından kitap basılır. Ancak 1977 yılında vefat eden Oğuz Atay, bu istediğinin yerine getirildiğini görmez. Söylenene göre kitabın basılması ile 1981 yılında Elias Canetti‘nin “Nobel Edebiyat Ödülü”nü alması ise ince bir tesadüf.

Bahar PAÇACIOĞLU

Kitaptan alıntılar:

“Bir kitapçı, bir kraldı. Ama bir kraldan hiçbir zaman kitapçı olamazdı.” s. 23

“Ne var ki roman okumak hiçbir ruhu zenginleştirmezdi. Romandan belki zevk için ödenen bedel, pek yüksek olurdu; en üstün kişilikleri bile bozardı romanlar. Romanlar sayesinde insan, kendini her türlü insanla özdeşleştirmeyi öğreniyordu. Değişiklikten zevk almaya başlıyordu. Kişilikler parça parça çözülüp hoşa giden kahramanların kalıbına giriyordu. Her görüş açısı savunulabilir oluyordu. Okur, gönüllü olarak kendini yabancı hedeflerin akışına bırakıyor, bu yüzden uzunca bir süre için kendi hedeflerini gözden yitiriyordu. Romanlar, yazarlık yapan bir oyuncunun, okurlarının bir bütün oluşturan kişiliklerine batırdığı kamalardı. Oyuncu, kamanın gücünü ve karşılaşacağı direnci iyi hesaplayabildiği oranda hedef aldığı kişiyi parçalayabiliyordu. Devlet romanları yasak etmeliydi.” s.57

“Kien’e göre insanlar özgür oldukları sürece hiçbir şey öğrenmek merakına kapılmazlardı; ancak özgürlüklerinden olup zindanların dört duvarı arasına girdikten sonradır ki, bir şeyler öğrenebilmek, kültürlerini artırmak konusunda eşi bulunmaz bir fırsat elde etmiş olurlardı.” s.88

“Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları, gerekse kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuzluğa dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen olan kuram, körlüktür. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yan yana bulunabilmelerine olanak tanır. Zamanın artık çekilmez olduğu, taşınması olanaksız bir yüke dönüştüğü noktada koparılabilmesi, ancak körlüğün yardımıyla düşünülebilir.” s.94

“Gerçekten erdem sahibi olan kişi, sevdiğinin önünde kendini olduğundan büyük gösterme çabasına düşmezdi.” s.120

“Tüm acıların suçu, şimdiki zamanın sırtındaydı.” s.206

“Gerçek okumuşluk, davranışlarda, düzenlilikte ve sorgu sanatını iyi bilmekte kendini belli ederdi.” s.380

“Evet, insan düşlerde istediğini yapabilirdi, ama insanın gerçek kişiliği de ancak düşlerde belli olurdu.” s.427

Keyifli okumalar…

Bir Cevap Yazın