görsel Film Önerisi: Las Vegas’ta Korku ve Dehşet

Hunter S. Thompson’nın gözünden Amerikan rüyası ve Las Vegas halüsinasyonlarını izleyebileceğimiz “Fear and Loathing in Las Vegas” (Las Vegas’ta Korku ve Dehşet), iki arkadaşın 68 dönemi Amerika’sına kafa tutuşunu anlatan sarhoş edici bir film.

Yıl 1971, Vietnam Savaşı’nın sonları… Gençler bir yandan savaşı protesto ederken bir yandan da müzik, dans ve uyuşturucu üçgeninde özgürlüklerinin tadını çıkarıyorlar. Başka bir yanda ise kızgın çöl güneşinin altında kırmızı, üstü açık bir Chevrolet; bagajında esrar, meskalin, kokain, LSD ve benzeri binbir çeşit uyuşturucu ile Las Vegas’a doğru yol almakta olan iki adam… Bu adamlar ilk düşünülenin aksine uyuşturucu satıcısı filan değiller. Raoul Duke (Johnny Depp), Las Vegas’ta yapılacak olan Mint 400 adlı motorsiklet yarışlarının haberini hazırlamak göreviyle; arkadaşı ve avukatı Oscar Z. Acosta ya da diğer ismiyle Dr. Gonzo (Benicio Del Toro) ile birlikte, geçirecekleri 3 günlük seyahati daha eğlenceli kılmak için bir çanta dolusu uyuşturucu ve alkolle yola koyulmuşlardır sadece.

Ünlü ve zengin bir gazeteci olan Raoul Duke‘un, arabasının direksiyonunda yol alırken bir anda etrafını hayali yarasa sürülerinin sarması ile nasıl bir filmin içinde olduğumuzu anlamaya başlıyoruz. LSD, meskalin, kokain gibi uyuşturucuların insan bedeni üzerindeki etkilerini sırayla görebileceğimiz bu film, farklı görselliği ve anlatımıyla bizi bir anda başrol oyuncularının gözünden 1971 Amerika’sına yolculuğa çıkartıyor.

Amerikalı gazeteci ve yazar Hunter S. Thompson’nın aynı isimli kitabından uyarlanmış bu filmde, başrolde gördüğümüz Raoul Duke karakteri aslında kitabın yazarı olan ünlü gazetecinin ta kendisi. Gonzo ismiyle de tanınan gazeteci, aynı zamanda “Gonzo Gazeteciliği” olarak adlandırılan bir tarzın da yaratıcısı. Filmdeki Raoul Duke karakteri gibi, kendi hayatı da alkol ve uyuşturucu ile iç içe geçmiş olan Hunter S. Thompson, büyük ihtimalle bu maddelerin etkisindeyken yazdığı; olayı ya da haberi değil, olayı anlatan kişiyi yani kendini ön plana çıkardığı yeni habercilik tarzıyla hem habercilik hem de yazın hayatında ilklere imza atmış bir kişilik.

‘68 dönemi Amerika’sına yaptığı üstü açık ya da kapalı eleştirilerle tanınan Hunter S. Thompson’nın hayatını anlatan ve başrolde Bill Murrey’nin yer aldığı 1980 yapımı “Where The Buffalo Roam” isimli filmin dışında yine yazarın hayatı ve eserlerini anlatan birçok belgesel de bulunmakta. Bunlar arasından öne çıkan yapım 2007 yılına ait “Gonzo: The Life and Work of Dr. Hunter S. Thompson” isimli belgesel. Bu belgeselde çoğunlukla “Fear and Loathing in Las Vegas”daki verilerden yola çıkılmış olmakla beraber, alkollü araba kullanmaktan tutuklanma belgeleri, mahkeme kayıtları gibi birçok dökümandan da yararlanılmış. Aynı zamanda bu belgeselde anlatıcı görevini yazarın büyük bir hayranı da olan Johnny Depp üstleniyor. Bu çalışmadan başka bir de Wayne Ewing’in hazırladığı “Breakfast With Hunter”, “When I Die” ve “Free Lisl: Fear and Loathing in Denver” adlı üç ayrı belgeselden oluşmuş bir biyografik seri de bulunmakta. Uçlardaki hayat tarzı ile dikkatleri çekmiş Hunter S. Thompson’ı konu alan daha birçok çalışma bulunmakla birlikte “Fear and Loathing in Las Vegas” filminin özel koleksiyon setinde BBC’nin hazırladığı “Fear and Loathing on The Road to Hollywood” isimli bir yapıma da ulaşmak mümkün.

Hunter S. Thompson, sinema ve edebiyat dünyası için bu kadar değerli bir kişilikken, eserlerinden sadece bir tanesinin filme uyarlanması tabiki beklenemezdi. Nitekim yazarın Porto Riko’daki deneyimlerini anlatan “The Rum Diary” adlı kitabı, yine başrolünde Johnny Depp’in yeralacağı bir proje ile hayata geçirilmeyi bekliyor. Projede yer alması için değişik isimler ortaya atılmış ve farklı yönetmenler girişimlerde bulunmuş olsa da film henüz kesinlik kazanmış durumda değil.

Tıpkı “The Rum Diary” gibi “Fear and Loathing in Las Vegas” adlı kitabın da çekim aşamasına gelmesi sancılı bir süreç ile olmuş. Daha önce Martin Scorsese, Oliver Stone gibi isimler de kitabı filme dönüştürmeyi düşünmüşler. Ancak film projesi en son Terry Gilliam’a nasip olmuş.

1998 yılında Terry Gilliam’ın hayata geçirdiği filmde ilk olarak “Duke” karakteri için Jack Nicholson, Gonzo içinse Marlon Brando düşünülmüş. Ancak sonunda Johnny Depp ve Benicio Del Toro’da karar kılınmış. Filmde aynı zamanda küçük rollerde Tobey Maguire, Christina Ricci, Cameron Diaz gibi isimlere de rastlamak mümkün.

“Fear and Loathing in Las Vagas”la büyük başarılara imza atan Terry Gilliam’ı ilk olarak 1985 yapımı “Brazil” ile tanıdık. Ardından “The Fisher King” (1991), “Twelve Monkey” (1995) ve “Tideland” (2005) isimli yapımlarla da karşımıza çıkan yönetmen, değişik atmosferler yaratmak ve ilginç karakterlerin hayatlarını izleyiciye yansıtmak konusunda oldukça başarılı isimlerden biri. Terry Gilliam’ın tarzında ilk dikkat çeken öğe, yarattığı rüya atmosferleri. Öykülerden çok mekanlar ve karakterler üzerine yoğunlaşmayı seven Terry Gilliam, bu sıralar yine başrolünde Johnny Depp‘in yer alacağı  “The Man Who Killed Don Quixote” isimli filmin hazırlıkları içerisinde.

“Fear and Loathing in Las Vegas”a geri dönecek olursak; film ilk bakışta tam 2 saat boyunca bize hangi uyuşturucunun hangi halüsinasyona neden olacağı, neyin kafasının nasıl olduğunu bizzat yaşamışız gibi anlatan bir film. Deforme edilmiş yüzler, rüyada hissi veren renkler ve yerinde durmayan kadrajlar ile 2 saatin sonunda izleyiciye ‘Ben de mi bir şeyler içtim?’ dedirtecek kadar cesur. Kostüm, mekan ve müzik seçimleri konusunda dönemi çok iyi anlatan bir film olmasına karşın, kullanılan polis arabasının ve yarış motorsikletlerinin yanlış döneme ait olması, arada kadraja giren mikrofon veya aynadan yansıyan kameraman görüntülerini yüzünden ekibin ya da yönetmenin de çekimler sırasında sarhoş olmuş olabileceğini rahatlıkla düşünebiliriz.

Film, Los Angeles – Las Vegas yolunda üstü açık bir arabayla yol alan iki arkadaş ile başlıyor. Daha Vegas sınırlarına bile girmeden kafaları bulmuş olan bu iki arkadaşımız, yolda gördükleri bir otostopçuyu (Tobey Maguire) arabalarına almaya karar verirler. Her ne kadar düzgün ve dostane davranmaya çalışsalar da yoldan aldıkları hippi bile onların bu ‘uçmuş’ hallerinden rahatsız olarak ilk fırsatta arabadan kaçacaktır. Zar zor bir şeklide otellerine vardıktan sonra, ‘dolu’ çantalarını açarak kaldıkları yerden devam ederler. Raoul Duke’un dış ses anlatımıyla her bir uyuşturucunun etkilerini hem öğrenir hem de bizzat başrol oyuncularımızın üstünde deneyim ederiz. Duke‘un haberini hazırlamak için gittiği Mint 400 yarışlarını kokain kafasıyla izleriz. Ardından eter kafasıyla sirk-bar arası bir mekanda dolaşır, meskalin kafasıyla otele rezervasyon yaptırırız. Çeşit çeşit uyuşturucular havada döndükçe, bu maddelerin farklı iki karakterde farklı etkiler gösterdiğine de tanık oluyoruz. Filmin ismi de aslında buradan geliyor. Duke, uyuşturucunun etkisindeyken her şeyden korkmaya ve şüphe duymaya yönelirken, Gonzo insanlara, mekanlara kısaca her şeye nefret duymaya başlıyor. Nefreti ve şüpheleri üst düzeye çıkmış Dr. Gonzo, elindeki silahı sağa sola savururken, uyuşturucunun kanda azaldığı ‘düşüş’ tabir edilen döneminde Jefferson Airplane’in White Rabbit parçasının doruk noktasında, Duke‘dan teybi küvete atmasını isteyecek kadar çıldırıyor.

Filmin tamamı uyuşturucunun etkisindeki iki arkadaşın kendilerini Las Vegas şehrinde maceradan maceraya atışı gibi algınlansa da; içerdiği anlam bundan biraz daha derin. Hikaye yer yer ’68 dönemine sert göndermelerde de bulunmuyor değil. Fonda; ya televizyonda ya radyoda dönüp duran savaş haberleri ve görüntüleri, aslında belki de dönem ile başa çıkmanın en iyi yolunun bir çanta dolusu uyuşturucu olduğunu kanıtlamak ister nitelikte. Otel rezervasyonu başka otele nakledildiği için çıldıran emekli polis memuru ya da uyuşturucu karşıtı seminerde uyuşturucunun zararlarını anlatan konuşmacının çılgın ve ukala tavrı, Duke ve Gonzo’nun uyuşturucu etkisindeyken bile yaptıklarından daha çılgınca görünüyor.

Filmde eleştirilen bir başka gerçek de ’68 gençliğinin gerçekten kayıp nesil olup olmadığı. Filmde sık sık hayatı sorgularken yollara düşmüş ve nereye gideceğini bilmeyen gençler ile karşılaşıyoruz. Bu gençlerden biri Amerika rüyasını, Barbra Streisand portreleri çizerek arayan Lucy (Christina Ricci); diğeri ise nereye gideceğini bilmeden otostop yapan bir hippi. Bunların dışında arada geri dönüşlerde tanık olduğumuz koca bir nesil de dikkati çekmekte.

Filmde yine güçlü bir şekilde eleştirilen şeylerden biri Amerikan rüyası ve Amerika’nın yapay tatlandırılmış ve renklendirilmiş hayat tarzı. Amerikan rüyasının, en ağır uyuşturucudan farkı olmadığı, Duke’un anlatımlarıyla ve eteri Amerikan bayrağına dökerek çekmesiyle daha da belirgin hale geliyor.

Las Vegas’ın Amerikan rüyasının en çok hissedildiği şehirlerden biri olması da tesadüf değil. Bir yanda genç bir nesil sokaklarda hayatın anlamını sorgularken, diğer yanda yaşlı bir kesim paralarını kumarhanelere saçmakta.

Özgürlükler ülkesinde herkesin dilinde, aklında savaş varken; televizyonlardaki savaş görüntüleri, Duke’un halisünasyonlarına karışırken biz de seyirci olarak hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu sorguluyoruz. Karmakarışık olmuş otel odalarının duvarında asılı Amerikan bayrağının üzerine televizyondan yansıyan savaş helikopterlerinin izleri düşerken, Amerika’nın içinde bulunduğu karışıklığı hissediyoruz.

Raoul Duke’un ağzından bize seslenen Hunter S. Thompson, uyuşturucu kullanımının bile artık farklı amaçlara hizmet ettiğinden bahsetmektedir. İlk LSD’sini içtiği günü hatırlarken, ‘68 kuşağının çıktığı yolun ne kadar saptırıldığından bahseder. Daha iyiye ulaşmak ve yaratmak için kullanılan uyuşturucunun, artık bir araç değil amaç haline dönüşünü gözler önüne serer. Gençler, artık mutluluğa giden yolu bulmak için değil, kendi yapay mutluluklarını yaratmak için uyuşturucu kullanmaktadırlar. ‘Kendini canavarlaştıran kişi, insan olmanın acısından kurtulmuştur’ sözleriyle başlayan filmin neyi anlatmak istediğini işte ancak bu noktadan sonra anlayabiliyoruz.

Farklı bir görsellikle beraber sunulan bu Amerikan eleştirisi, sanılanın aksine uyuşturucuya özendirmemesi ve ciddi bir siyasal eleştiri olmasıyla türdaşı filmler arasından kolayca sıyrılmayı başarıyor. Johnny Depp ve Benicio Del Toro’nun hem fiziksel değişimleri hem de oyunculuk performansları filmi kesinlikle görülmeye değer kılıyor.

Bir Cevap Yazın