görsel Kültür Endüstrisi ve Sinema: İzleyici ve Seyirci

“Ticari bir film neden başarıya ulaşır? Çünkü seyirciyi rahatsız etmez. Seyirci filme hangi karanlıkta girmişse aynı karanlıkta çıkıp gider. Bu filmlere giden insanlar rahatsız olmak istemezler, sorumluluk istemezler. Uykuda kalmak isterler.”  Federico Fellini [1]

Kültür endüstrisi kavramı ilk kez 1947 yılında Theodor W. Adorno ile Max Horkheimer tarafından 1947 yılında yayınlanan “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı makalede kullanılmıştır. Adorno’ya göre kültür, insanın kendine yaraşır bir toplumda yaşadığı sanrısının uyanmasına yardımcı olmakta, insanı rahatlatıp uyuşturmaktadır. Bu da “varoluşun kötü ekonomik belirlenimi”nin sürmesine yardımcı olmaktadır.

Adorno “Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken” adlı makalesinde, kültür endüstrisinin kasıtlı olarak tüketicileri manipüle edip yönlendirdiğinden bahseder.

“Kültür endüstrisi maruz bırakıldığı milyonların doğrudan ya da dolaylı olarak yönlendiriyor olmasına rağmen kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler, makinenin tali parçaları olurlar. Tüketici, kültür endüstrisinin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi hükmedici ya da özne değil aksine nesnedir. Tüketici yalnızca ona gösterilen doğrudan ilerler ve o doğrudan sapamaz ya da sapması engellenir. Yani kültür endüstrisi tarafından üretilen kültüre kitlelerin katkısının fazla olmadığını rahatlıkla söylenebilir. Kültür endüstrisinin ürünlerinde herhangi bir derinlik yoktur. Eğlence için üretilmiş sığ ürünlerdir.” [2]

Türkiye sinemasında da varlığını sürdüren kültür endüstrisi ürünleri her yıl ‘kendini tekrarlayarak’ artmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçtiğimiz Haziran ayında resmi internet adresinden duyurduğu 2015 sinema verilerine göre ülkemizdeki:

“Sinema seyirci sayısı 2015 yılında, 2014 yılına göre %3,2 artarak 57 milyon 148 bin 11 kişi oldu. Yerli film seyirci sayısı %2,2 artarak 31 milyon 661 bin 600 kişi olurken, yabancı film seyirci sayısı %4,5 artarak 25 milyon 486 bin 411 kişiye ulaştı, Türkiye genelinde sinema salonu sayısı 2015 yılında, 2014 yılına göre %8,6 artarak 2 bin 356 oldu. Bu dönemde sinema salonlarındaki koltuk sayısı %7,7 artarak seyirci kapasitesi 297 bin 610’a ulaştı. Gösterilen film sayısı 2015 yılında, 2014 yılına göre %18,4 artarak 49 bin 151 oldu. Aynı dönemde gösterilen yerli film sayısı %26,4 artarak 21 bin 494 oldu.” [3]

Bu verilerin ardından kamuoyu tarafından yapılan değerlendirmelerde Türkiye Sineması için pozitif bir ilerlemeden söz edilmiştir ve verilerdeki artışlar medyada bir nevi ‘başarıymışçasına’ halka ilan edilmiştir. Tüm bunların yanında; kültür endüstrisinin bir sonucu olan sinema ürünlerinin artışı ve bu artışın Türkiye sinemasını baltalayışı göz ardı edilmiştir.

Tablo-1: TÜİK Sinema seyirci sayısı (2011 – 2015)

kultur_endustrisi_01

Kaynak: http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21542

Tablo-2: Gösterilen Film Sayısı (2011 – 2015)

kultur_endustrisi_02

Kaynak: http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21542

Sinema son yüzyılda kültür endüstrisinin yayılımını kolaylaştırıp yaygınlaştıran iki ana etkenden biri olmuştur. Medya ve sinema kültür endüstrisinin bozuk ürünlerini toplumlarla eklemlemeye devam etmekte ve Türkiye sineması da bu bozuk ürünlerden nasibini almaktadır. Adorno’nun da bahsettiği üzere, “tüketiciler kendilerini boş zamanlarında bile üretimin birliğine uydurmak zorundadır.”[4] Kültür endüstrisinin sinema ürünleri de boş zaman algısını alışveriş merkezlerinin parıltısıyla birleştirerek tüketim potasında eritme amacındadır. Sinemanın tüketilmesi mevzu da tam bu noktada ortaya çıkar ve ticari sinema ile sanat için icra edilen sinema ayrımını meydana getirir. Türkiye sinemasında bu ayrım 1990 sonrasında net bir şekilde belirlenmiştir.

1990 sonrası Türkiye sineması; ‘sanat filmi’ ve ‘gişe filmi’ ayrımının keskin olarak yapıldığı bir zaman dilimine tekabül eder. 2000 sonrası hızlı bir yükselişe geçen ticari yapımlar gişede oldukça yüksek seyirci kitlesine ulaşırlar. Diğer yanda ise kendini geliştiren ve Türkiye sinemasına sanatsal bir yapılandırma oluşturarak katkı sağlayan sanat filmleri birçok festivalden ödülle dönmektedirler. Son 15 yıllık süreçte Türkiye sinemasının prestijini arttıran bu sanatsal yapımlar gişede çoğu zaman hüsrana uğrasalar bile bunun olağan bir sonuç olduğunu söylemek gerekir. Çünkü ticari yapımların hitap ettiği bir kesim yoktu, bu filmler herkese hitap etmekteydi. Fakat diğer taraftan sanat filmlerinin belirli bir seyirci kitlesi vardır -seçili bir seyirci. Bu da olağan gişe kırılmalarını beraberinde getirir.

Kültür endüstrisi; tüketmek için halkın önüne sürülen ve insanları manipüle edip ikinci role düşüren bir olgudur. Öyle ki kültür endüstrisi ürünü olan filmler Türkiye sineması içerisine o denli yayılmıştır ki; sinema seyircisi ister istemez bu filmlere maruz kalır. Aslında lokasyon bakımından sanat filmleriyle karşılaştırılamayacak kadar fazla salon sayısına sahip olan bu filmlerin yapımcılar tarafından desteklenmesi de boşuna değildir. İnsanları var olan gerçeklikten uzaklaştırarak düşünmelerini ve eleştirel bakabilmelerini zorlaştıran bu filmler ne tuhaftır ki sinema izleyicisi tarafından oldukça kabul görmektedir. Ticari amaç doğrultusunda ‘pazarlanan’ (asla üretilen değil, çünkü üretmek için sinema seyircisinin cebini düşünmekten çok onunla kurulacak ilişki ya da sinema sanatı düşünülmelidir) gişe filmleri insanları tüketici konumuna getirme peşindedir.

Sinema sektörünün tekelleşmesi (belli yapım şirketlerinden veya yapımcılardan çıkan filmlerin yüksek lokasyon ile vizyona girmesinin) bağımsız yapımlara türlü zorluklar yaşatırken, sinema seyircisinin de kitle kültürü ürünü olmayan bir film izleme güçlüğü ile karşı karşıya getirmektedir.  Toplumsal derinlikten ya da kültürel doygunluktan uzak filmler izleyiciyi adeta fastfood zincirlerinden birinin müşterisi olmaya zorlarken, sinemayı da fastfoodlaştırmaktadır (Sinemanın McDonaldlaştırılması).

“Kültür endüstrisi, müşterilerinin kasten ve tepeden bütünleşmesidir. Binlerce yıl boyunca birbirinden ayrılmış yüksek ve düşük kültür alanlarını da birleşmeye zorlar –her ikisinin zararına olacak şekilde. Yüksek kültürün, etkileri üzerinde spekülasyon yapılarak, ciddiyeti ortadan kaldırır; düşük kültürün, toplumsal denetim bütünsel olmadığı sürece barındırdığı haşarı isyankarlık ise uygarlaştırıcı dizginleme yoluyla yok edilir.” [5]

Kültür endüstrisinin sanatın sinema koluna yaptığı bir varyasyon da; filmleri –dolayısıyla izleyicinin-tek tipleştirme çabasıdır. İnsanlara ‘arada kalma özgürlüğü’ (bir bakıma seçme özgürlüğü) sunan sanat filmleri yerlerini, hızla çoğalan –tüketim için var olan- gişe filmleri almaya başlamıştır. Bu filmlerin amaçları sanatsal bir işleyişten çok para kazanmaya yönelik maddi bir çaba olduğu için izleyicinin yalnızca aldığı biletle ilgilenirler. Sözü edilen bu filmler izleyiciyi tekel altında toplayıp bir sonraki filmin gişe hasılatını da garanti etmek istedikleri için her ‘tüketim filmi’nde bir sonraki film için alıştırma (uyuşturma) yapılır. Adorno, Minima Moralia isimli eserinde şöyle der: “Özne adına nesnel hakikatin yadsınması, öznenin de inkârı anlamına gelir: Her şeyin ölçüsü için hiçbir ölçü kalmaz ortada; olumsallığı düşen özne, hakikatsizlik haline gelir.”[6]

Tüm bunlar en sonunda ‘izleyici ve seyirci’ ayrımını meydana getiriyor. İzleyici; filmin sınırları dâhilinde düşünürken –hatta çoğu zaman düşünmezken- ve sinema salonunu terk ettiğinde izlediklerini de geri bırakırken, seyirci izlediği filme sahip çıkar, onu evirip çevirir farklı yönlerden bakar. En önemlisi düşünür, yorum yapar ve gerçeklik algısına zarar verecek, ticari atılımlardan, kitle filmlerinden uzak durur. Seyircinin bilinci, izleyicinin yönlendirilmiş güdüleri vardır. Seyircinin ‘birey’sel yetileri daha gelişmiştir fakat izleyici akıntıya kapılıp gider.

Yönetmen sinemasının ticari filmlerle en büyük farklarından biri de izleyicinin hoşuna gitmeyen ‘gerçeğin yorumlanması’ ile gerçekleşmiştir. Bu yorumlamalar izleyicinin göz ucuyla bakıp geçeceği ve sinema salonundan çıkınca her şeyi unutacağı yapımlar değil, dokunduğu zaman tabiri caizse çamurunu bulaştıracağı, içine çekip düşünmeye ya da hissetmeye zorlayacağı anlatımlara imza atan bağımsız yapımlardır, bu yapımlar izleyicileri seyircilere evirirler. Bu yapımlar aynı zamanda kültür endüstrisinin maddeleşme eylemine indirilen en güçlü darbelerdir. Toplumun hikâyesini; toplumdaki işçinin, öğretmenin, kamyon şoförünün, memurun, işsizsin, figüranın, esnafın, gemi tayfasının, taşeronun kısaca toplumun sıradan insanının gözünden anlatması onu güçlü kılan en önemli özelliktir. Türkiye sinemasının maddeleşmesine karşı yapılan her film bu yüzden toplumsal alt metin taşır nüvesinde.

Özetle; seyirci ile sanatçı arasındaki bağın para ile kurulmasının önüne geçmek kültür endüstrisinin yayılımını yavaşlatacaktır. Son 15 yılda ülkemize ulusal ve uluslararası organizasyonlarda birçok ödül getiren ve Türkiye sinemasını ileriye taşıyan sanat filmlerinin asıl amacının ‘bir şeyler anlatmak’ olması sanat-sinema ilişkisinin daha iyi kurulabilmesini sağlamaktadır. Her ne kadar ticari sinema anlayışı, sinema salonlarını egemenliği altına almış olsa da yedinci sanat olarak varolan sinema her zaman ‘sanatsal bir kimlikle’ varlığını sürecektir.

Kaynaklar

  • Adorno, T. W. (2014), Minima Moralia, (Çev.Orhan Koçak-Ahmet Doğukan), Metis Yayınları, İstanbul
  • Adorno, T. W. (2003), “Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken”, (Çev. Bülent O. Doğan), Cogito, Sayı: 36, Yaz.
  • Adorno, T. W. (2014), “Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi”, (Çev. Nihat Ülner, Mustafa Tüzel, Elçin Gen), İletişim Yayınları, İstanbul
  • Pösteki, N. (2005) “1990 Sonrası Türk Sineması”, Es Yayınları: İstanbul
  • Pösteki, N. (2005) “Türk Sinemasına Yeni Bakış: Yönetmen Sineması”, Es Yayınları: İstanbul
  • Ritzer, G. (2011) “Toplumun McDonaldlaştırılması” (Çev. Şen Süer Kaya), Ayrıntı Yayınları, İstanbul

Dipnotlar

[1] Samuels, Antonioni, Truffaut, Fellini, Bergman Sinemasını Anlatıyor, s.111

[2] Adorno, Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, s. 76

[3] http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21542

[4] Adorno, Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi, s.53

[5] Adorno, Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi, s.33

[6] Adorno, Minima Moralia, s. 67-68

Bir Cevap Yazın