görsel Platon’un Devlet’i Bağlamında Gemide ve Sarmaşık Filmleri – 1

GEMİDE: DEVLET VE GEMİ

“Bir memleket gibidir gemi. Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır, kanunlara nizamlara…”

1990 sonrasında hızla gelişen ve bireysel yeni bir çizgi edinen Türkiye sineması için bu dönemin virajlarını belirleyen “Gemide” (1998) filmi oldukça önem arz etmektedir. Gerek dönemsel mesajları gerek de politik dokunuşları içinde barındıran film ayrıca; birey-toplum ilişkisi ve birey-devlet konuları da işlenmektedir. Bu dönemde toplumu ve bireyi –birey üzerinden de toplumu- işlemesi Gemide filmini öne çıkarmıştır.

“Filmin büyük bölümü boğucu bir gemi ortamında geçer. Film, sürekli küfür eden, şiddete başvurmaktan çekinmeyen dört gemicinin yaşamından kesit getirirken, yönetmenin alışılmış kalıplara karşı çıkma eğilimini vurgulamıştır.” (Sayıcı, 2011: 66).

Filmin açılış sahnesinde geminin kaptanından (Erkan Can) şöyle bir tirat duyulur:

“Bir memleket gibidir gemi. Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır, kanunlara nizamlara… Ben de bu memleketin baş şeyi gibiyim, başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur. Denize çıktın mıydı bu küçücük gemi memleket oluverir. Aslında bir başbakandan daha çok görevim var. Çünkü onun bakanları var, adamları var, falanı var filanı var. Benim yok. Bu gemide güvenlik de, eğitim de, sağlık da, eğlence de benden sorulur. Kâmil de başbakanın en kıyak yardımcısı. Siz de vatandaş. Aynı zamanda memur gibisiniz. Bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız. Sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız.”

Bu gemi-devlet benzetmesi aslında çok tanıdıktır. Platon’un “Devlet” kitabında da benzer bir örneklem mevcuttur:

“Bir gemi düşünelim; bu geminin de hali vakti yerinde, ama gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen ve üstelik gemicilikten de bihaber bir sahibi olsun. Sonra, bu geminin kaptanı olmaya çalışan bir dolu tayfa düşünelim. Kaptanlık sanatını bilmeyen ya da biliyorsa nereden bildiğini söylemeyen, hatta kaptanlık sanatı da neymiş diyen tayfalar olsun bunlar. Hepsinin tek isteği geminin dümenine geçmek. Bu yüzden geminin sahibine yalvarıp yakarıyorlar, dümeni bana ver diye. Gemi sahibi birinden birine verecek olsa dümeni, bir diğeri onu gemiden apar topar atmaya ya da öldürmeye kadar vardırıyor işi. İlaçlarla, içkilerle uyuşturuyorlar onu ve gemide ne var ne yoksa çalıp çırpıyorlar. Tıka basa ne buldularsa yiyorlar, kafaları çekiyorlar. Gemiyi de böyle ayyaşlar nasıl yürütürse öyle yürütüyorlar. Bu arada gemi sahibini kandırıp dümeni ele geçiren kimseye de övgüler yağdırmaya başlıyorlar, alkışlıyorlar, “eşsiz kaptan, en büyük gemici,” diye avaz avaz bağırıyorlar. Ama gerçek bir kaptanın, hava durumunu, mevsimleri, yıldızları, rüzgârları ve bunlara benzer şekilde bir geminin yürütülmesi için ne gerekiyorsa hepsini bilen kişi olması gerektiğini düşünmüyorlar bile. İşte bir gemide böyle bir karmaşa yaşanıyorsa, o gemide gerçek kaptanın değeri anlaşılmaz. Ona ancak kaçık, işe yaramaz sıfatları yakıştırılır. Böyle bir gemiye benzer devlette, filozofların durumu da gerçek kaptanın durumuna benzer. Gerçek kaptan onurludur, asla yalvarıp yakararak geminin başına geçmek istemez. Bilgisi ve görgüsüyle bu işi yapmak ister. Bu yüzden de gidip de bir gemi sahibinin kapısını çalmaz; aksine gemi sahibinin onun kapısını çalması beklenir, çünkü doktor hastanın değil, hasta doktorun kapısını çalar.” [1]

“Gemide” filminde Kaptan’ın kendi işinden anladığı aşikâr fakat iş tayfaların yönetimine geldiğinde işler değişiyor çünkü gemi içinde, “sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız” ilkesinden ödün veriliyor. Gemiciler otoritede delikler aramaya, yalan söylemeye başlıyorlar. Ortak bir sorunun varlığı bu çabayı bir ölçüde geri çekse de otoriteden bağımsız davranacakları bir süreç için çabalıyorlar. Ancak aynı gemi tayfası totaliter rejimden korkuyor ve ne kadar istemeseler de sorunların çözümü için ondan başka sığınacak kimse olmadığını benimseyip denilenleri yapıyor. Devletin de kitleler üzerinde uyguladığı birtakım yönetim politikalarından biri da bu şekilde işliyor. Toplumsal bozulmaların ve çatışmaların temelinde de filmdeki bozulmanın da başlangıcı olan “sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız” ilkesinin bilinçli veya iç-dış etkenlere bağlı olarak ihlal edilmesi yatıyor.

Devlet zaman zaman bu politikanın bir benzerini siyasi otoritesini güçlendirmek için uyguluyor, “birbirimizi değil bizimkileri, bizden olanları kollamalıyız”a dönüşen –azınlıkların gemiyi kaosa sürükleyeceğinin dikta edildiği- ve asıl olarak tek tip bir toplum yapılandırmayı hedefleyen bu söylem hiç şüphesiz otoritenin gücünü ve yönetim dirayetini artıracaktır.

“Gemide” filmindeki karışıklığın sebebi olan o ortak sorun dış bir etkenin gemideki düzene zarar verecek bir noktaya gelmesi sebebiyle gerçekleşiyor. Bu bozulma yemek getirmekle görevlendirilen Boksör (Naci Taşdöğen) karakteriyle başlıyor. Boksör eli boş geliyor ve suçun kendisinde olmadığını soyulduğunu dayak yediğini anlatıyor.

Açlıktan ve kaptırılan paraların hırsı Kaptan’ın kontrolü elinde tutamamasına ve doğru düşünememesine neden oluyor. Bir zaman sonra kıyıya çıkıp kendilerini olası şüpheliler kavga ederken buluyorlar. Olay soğuduktan sonra gemiye çıkıp karınları doyuruyorlar. Ardından durumu daha iyi algılıyorlar ve kavga sonunda gemiye getirdikleri kadını ne yapacaklarını düşünürken buluyorlar kendilerine, ayrıca kavga ettikleri adamlardan birini de ağır yaralamışlardır. Bu nokta da üç farklı bozulma tetikleyicisinden bahsedilebilir:

İlki; yemek almak için kıyıya çıkan Boksör karakterinin Laleli’nin renkli gecesine kendini kaptırması, yemek almadan dönmesi ve soyulduğu yalanıyla Kaptan’ı kandırması –bir süre için (bu davranış Boksör karakteri için otoriteden bir süreliğine kaçış veya özgürlük denemesi olarak görülebilir).

İkincisi; gemiye getirilen kadın. Gemiye baygın olarak getirdikleri kadını ne yapacakları konuşulurken tüm karakterler öldürüp denize atma ve ondan kurtulma fikrini dile getiriyor, fakat bu her seferinde Kaptan tarafından engelliyor.

“Bir kaptanı kaptan yapan şey onun tayfaları yönetecek otoriteye ve yeteneğe sahip olmasıdır.” [2]

Üçüncüsü ise; dışarıda olan bitenlere bakmak için gönderilen Ali (Yıldıray Şahinler)  karakterinin yalan söyleyerek diğerlerini yanıltması olarak sıralanabilir.

Açıkça görülüyor ki otoritenin baskısından bir şekilde, bir süreliğine ayrılan her iki karakter de kendi bireysel dürtüleri ve çıkarları doğrultusunda gemiyi hiçe sayarak hareket etmişlerdir. Korku ile yönetilen gemiciler buldukları her fırsatta otorite sahibini yanıltmaya kandırmaya çalışmaktadırlar. Ali karakterinin gemiye döndükten sonra söylediklerinin ardından Kaptan cinayet işlediğini sanarak daha da endişeye kapılır, bu sırada Ali’nin aslında kadının gemide kalması için yalan söylediğini anlarız. Film boyunca bastırılmış bir cinselliğin izlerini sıkça gördüğümüz karakterler gemideki kadının yanına gitmek için Kaptan’ı saf dışı bırakıp o anlamadan kadına sahip olmak için türlü denemelere kalkışırlar. Bu aşamaya gelinceye dek Ali ile Boksör karakterleri birbirlerinin hatalarını görmüş ve birebirlerini tehdit ederek kendi aralarında sallantılı bir ittifak yapmışlardır.

Rıza Kıraç; “Şiddet, Oryantalizm ve Minimalizm” isimli yazısında “Gemide” filmine yönelen feminist eleştiriler karşısında, kadına alınır satılır bir mal gözüyle bakılması durumunun devletin kadına yaklaşımı çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünür.

Platon’un toplumu kaostan uzak tutmak için ön gördüğü yönetim şeklinde otoriteye atfedilen yönetim yeteneği bir süre sonra “Gemide” filminde Kaptan İdris’i terk etmeye başlar. Zihinsel problemler ve baskı altında sınırlanan davranışlar dört gemiciyi de zaman zaman uçurumun kenarına götürür, ki filmin nihayete erdiği o anda hepsinin yüzüne “Şimdi ne olacak?” sorusu yerleşir, gemi batmaz ancak daha büyük bir geminin içinde erir. Otoritenin zorlamasıyla karmaşık birimlerin düzenlenmesi ve aksaklıklara yol açan tayfaların gemiden indirilmeleri ya da cezalandırılmaları ile devlet, düzeni sağlamaya çalışmaktadır.

“Gemide” filminin alt nüvelerinden biri de aklın ikiyüzlülüğüdür. Theodor W. Adorno ile Max Horkheimer tarafından 1947 yılında yayınlanan “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı makalede kitle toplumunun oluşumunu şöyle açıklar:

“Piyasanın yaygınlaşması ile burjuva ekonomisi içinde iktidar, iktidarın nesneleri ve güçleri oldukça çoğalmıştır. Bunların yönetimi için artık yönetici ve yurttaşlardan çok, asıl olarak ve en çok herkese (yani kitlelere) ihtiyaç vardır. Kitleler, tüketiciler olarak o toplumda yaşayan işçiler, memurlar, çiftçiler ya da küçük burjuvalardır. Kapitalist üretim onları ruh olarak da fizik olarak da kuşatır, içine alır.”

Bu noktada gemi çalışanlarının ihtiyaç halinde ya da olası bir karışıklık durumunda ihya edilmek yerine topyekun ana gemiye ya da daha sorunsuz bir alt gemi içine sürülmeleri olağandır. Gemideki otorite olan Kaptan’ın diğer gemicilere nazaran daha sağlıklı düşünmesinin sebebi de bunun az buçuk farkında oluşudur, çünkü onun da bağlı oldu otoriteler vardır. Fakat gemi çalışanları için aynı farkındalık geçerli değildir, çünkü onlar yalnızca kaptanı otorite olarak görürler. Çoğu kez de kaptanı alt etmenin özgürlükle eş değer olacağına inanırlar, oysa dışarıda bambaşka bir gemi onları çoktan boyunduruk altına almıştır.

“Gemide” filminin Türkiye sineması için diğer bir önemi de ilk çapraz senaryo kurgusuna sahip olmasıdır. Çapraz kurgu olayı “Gemide” filminin ardından çıkan “Laleli’de Bir Azize” (1999) filmiyle birlikte uygulanmıştır. Filme konu olan; gemi çalışanları ve kadın pazarlayan grup arasındaki çatışmayı, bu iki grubun kendi aralarındaki çatışmayı o dönemin eğlence merkezi olan Laleli’ye de ucu dokunarak anlatan film, seyirciye her iki grubun gözünden olayları göstermektedir (Gemide; gemi çalışanları gözünden izleriz hikâyeyi. Laleli’de Bir Azize’de ise kadın pazarlayan grup ve pazarlamaya çalıştıkları kadının gözünden).

Son olarak; günümüz gişe filmleriyle karşılaştırıldığında “Gemide” filmi anlattığı hikâyenin toplumsallığı, politik aktarımı ve ticari kaygı duymadan işlediği konunun yalın dili sonraki filmler için örnek oluşturabilecek nitelikteydi. Fakat 1999 sonrasın sayıları hızla atan ve günümüze kadar bütün sinema salonlarını işgal eden gişe filmleri bu tür filmleri örnek almamış, kendi ticari güdülerince filmler çevirmişlerdir. 1999’dan sonra gişe filmlerinin hızlı artışının en büyük sebeplerinde biri de; kitlelerin sanatı ve sanat ürünlerini genellikle hiçbir çaba göstermeden algılama ya da alma eğiliminde olmalarıdır. Bu da totaliter rejim için bulunmaz bir fırsata dönüşmüş, sinemanın gitgide otoriteye ve kültür endüstrisine hizmet etmesi bilinçli bir bozulma ile hızlandırılmıştır.

Dipnotlar:

  • [1] Platon, Devlet, s.368
  • [2] Platon, Devlet, s.42

Kaynaklar:

  • Çakır, Mukadder. (2014), Görsel Kültür ve Küresel Kitle Kültürü, Ütopya Yayınevi, Ankara
  • Karabağ, Çağla. (2005). 1990 Sonrası Türk Sinemasında Sanat Filmleri, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara
  • Kıraç, Rıza. (2000). Şiddet, Oryantalizm ve Minimalizm, 25. Kare Dergisi, Sayı: 31, Ankara
  • Platon. (2013) Devlet (Çev. Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz), Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul
  • Platon. (2005) Devlet (Çev. Veysel Atayman, Cenk Saraçğlu), Bordo Siyah Yayınları, İstanbul
  • Sayıcı, Fırat. (2011). 1990 Sonrası Türk Sinemasında Gerçeklik, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Konya
  • Teksoy, Rekin (2007). Sinema Tarihi, Oğlak Yayınları, İstanbul

Yazının devamı için Platon’un Devlet’i Bağlamında Gemide ve Sarmaşık Filmleri – 2 linkine tıklayın.

Bir Cevap Yazın