görsel Platon’un Devlet’i Bağlamında Gemide ve Sarmaşık Filmleri – 2

“Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,
Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan,
Dönmeyen gemiler olduk açıktan,
Adımızı soran, arayan var mı?…”
Ahmet Hamdi Tanpınar

SARMAŞIK: GÜÇ ve OTORİTE

Tolga Karaçelik’in “Sarmaşık” (2015) filmi 1990 sonrası Türkiye sinemasının yeni kollarından biri olan “yönetmen sineması”nın bir yansıması olarak çıkıyor karşımıza; derdi olan yönetmenlerin bir şeyleri anlatma çabası;

“Yeni Türk Sineması” genel anlamıyla, 90’ların ikinci yarısında başladığı kabul edilen, yeni genç bir yönetmen kuşağı tarafından oluşturulan, daha bireysel filmlerin yapıldığı, özel görüntü, ses efektleri, dinamik kamera gibi yeni biçimsel özelliklerin kullanılmaya başlandığı, kültür endüstrisinin televizyon, reklam, müzik gibi kollarından yararlanan (1994’te Özel Radyo ve Televizyon Yasası’nın çıkması ve bu yasa ile özel radyo ve televizyon kanallarının artması sonucu bu durum daha da ilerlemiştir)  ve kendi içinde popüler sinema ve sanat sineması ayrımını barındıran bir sinemadır (Sevinç, 2014: 99).

Tolga Karaçelik’in her iki filmi de -Gişe Memuru (2010) ve Sarmaşık- birey yollu toplum ve kurum eleştirisi yapar. Gişe Memuru’nda bu kurum aile, Sarmaşık’ta ise devlettir – devletin sahip olduğu yönetme otoritesidir. Bir röportajında yönetmen filmin hikâyesini şöyle anlatır:

“Sarmaşık esasında Gişe Memuru’nu yazarken aklıma gelen bir hikâyeydi. Bu gemiciler arasında çok fazla olan bir gerçektir. Şu anda da mesela Zeytinburnu açıklarında Tallas diye bir gemi var. Armatör iflas ediyor, yakıtçı gemiye haciz koyuyor. Gemide altı kişi kalacak, bir kaptan ve beş kişilik mürettebat… Beş aydır karaya çıkmalarına izin verilmeden aç susuz vaziyette yaşıyorlar orada.  Bu hikâyelerin varlığından ben haberdardım. Bir zaman sonra da, Gişe Memuru sürecinde kafamda oturunca hep notlar almaya başladım. İlk çizdiğim şey İsmail karakteri ve sarmaşıklardı. Dolayısıyla beş altı senelik bir hikâyesi var kafamda. Zaten iki defter bitti aldığım notlarla. O yüzden ilk taslağı on üç günde yazdım ve o taslakla başvurdum Kültür Bakanlığı’na… O zamandan bu yana geliştirmeye devam ettim. Tam da Gezi öncesinde yazma zorunluluğu hissedip yazdığım bir hikâyeydi. İktidarı inceleyen ve ortaya koyan; o gergin ve baskıcı ortamın beni çekmeye zorladığı bir filmdir Sarmaşık. Yoksa Kelebekler daha önce çekilmiş olacaktı. Gezi aslında benim İsmail’e “Beybaba’nın anahtarı sende mi” diye sorduktan sonra devam eden şey… Filmin devamında Gezi oluyor belki de. Benim odaklandığım nokta o gerilimin olduğu nokta. Onu incelemek istedim. O yüzden filmi oraya kadar getirdim. Ondan sonrası çünkü bambaşka bir olacaktı. Veya rahatlamaya götürecek belki…” (Bıçak, 2015).

Film başlarken; bize Beybaba (Osman Alkaş) karakteri dışındaki tüm karakterlerin bir şeylerden uzaklaşmak –çoğunlukla da kaçmak için gemiye geldiklerini gösterir. Böylece gemideki otoritenin temsili de yapılmış olur ilk aşamada. Bir süre sonra armatörün iflasını açıklamasıyla gemide yalnızca altı kişi kalılar: Kaptan; Beybaba, usta gemici; İsmail (Kadir Çermik), kamarot Nadir (Hakan Karsak), makineci Kürt (Seyithan Özdemir), gemici olarak da Alper (Özgür Emre Yıldırım) ve Cenk (Nadir Sarıbacak).

Yaklaşık dört ay boyunca gemide kalacaklarından habersiz gemiden ayrılan diğer gemicilerin arkasından bakarlar son kez. Ardından Beybaba otoriteyi en başta sıkı tutmak adına şunları söyler; “Şimdi bundan böyle, benim sağ kolum yani hem efendi kaptan hem reis İsmail’dir. Aynı zamanda geminin doktoru da.”

“Burası hala bir gemi beyler. Mesai devam ediyor tatilde değiliz geminin işleyişi kuralları aynen devam ediyor.”

Sonra İsmail’i yanına çağırıp ona; “…bundan böyle sen benim gözüm kulağım olacaksın,” diyen Beybaba benzer telkinleri Nadir’e de veriyor ve birlik olunması gerektiğini vurguluyor, böylece gemide sorun çıkmayacağını teminat ediyor. Bu noktada akıllara; otoritenin korku politikasıyla kitleleri idare ettiği ve eğer otoritenin düzenini bozmaya yönelik bir hareketlenme olursa bütün geminin –yani devletin- karışacağını kast ettiği gelebilir. Beybaba’da buraya çekiyor laflarını; eğer benim otoriteme bir zarar gelirse siz de zarar görürsünüz, diyor.

Gemide altı kişi kalmadan önce Nadir Beybaba’nın yanına gelip kara çıkmak istediğini, devletin evlerini yıktığını söylüyor. Beybaba ise kesin cevaplarla Nadir’in isteğini reddediyor. Aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

“Evimizi yıkıyorlar, annem babam sokakta.”
“Kim yıkıyor evini?”
“Devlet.”
“Devlet… Oğlum devlet niye yıksın evini.”

Bir otoriteden diğerine güzelleme niteliğindeki bu sözler Nadir’in olası bozucu hareketini engellemek için güç sahibi tarafından yapılıyor. Aynı şekilde gemide altı kişi kaldıktan sonra İsmail’e verilen yetkiler onu daha güçlü bir konuma getiriyor ve bağlı olduğu otoritenin iyice altına girmesi, ona tam bağımlı olması sağlanıyor. Otoritenin bu gücü Nadir’e vermemesinin sebebi de bundan dolayıdır, Nadir’in İsmail’den daha sorun yaratmaya meyilli olmasından. Otorite daima olası başkaldırmaları engellemek için ona sorgusuz sualsiz bağlı olanları ödüllendirir ve böylece onların boyunduruklarını daha sıkı kavramış olur. Diğer üç gemicinin otorite tarafından yeterince tanınmaması olası kaotik durumlar yaratabileceğinden Nadir ve İsmail’i yakınına çekmeye, diğerlerinden etkilenmemelerini sağlamaya çalışıyor güç sahibi.

Devlet’in Almanca Platon çevirisini yapıp önsözü yazmış Karl Uretska, Platon’un İdealar öğretisinin, onun otoriter ya da totaliter, bireysel özgürlükleri hiçe sayan devlet anlayışının meşrulaştırıcı filozofik zeminini oluşturduğunu söylerken, bir kez daha sofistik darbelerin, kadim düzene yönelik yıkıcı etkilerini, Politeia’nın kaygılarına bağlamaya çalışıyor [1].

Devleti bir gemiye benzeten ve yönetiminde, işleyişinde bireysel herhangi bir dürtünün ve özgürlüğün düşünülemeyeceğini birçok defa aktaran Platon’a göre en iyi devlet yönetme şekli filozof kralların totalitarizmi ile mümkündür; timokrasi ile başlayan mal mülk istenci –ki buna daha az bilgi sahibi olan kuşaklar neden olur- şöhret arayışına dönüşür ve başa geçme çabası bütün toplumun huzurunu bozar.  Oligarşi de ise bireylerin değil paranın öneminin artacağından yönetimde büyük bozulmalar meydana gelecektir. Timokrasi ile başlayan ilk bozulma oligarşi ile devam edecek ve demokrasi ile pekişip filozof kralların sonunu getirecektir. Demokrasi ise göze güzel görünse de kaptanlıktan anlamayanları kaptan yapacak tehlikeli bir yönü bulunduğundan doğru bir yönetim biçimi değildir. Platon’a göre; ikinci bir ses, otoritenin karşısında duracak başka bir olası kaptan gemiyi felakete sürükleyecektir. Bu yüzden; bireyin mutluluğu toplumun mutluluğuna bağlıdır, düşüncesini savunmaktadır.

Sarmaşık filminin diğer bir alt metninde otoriteleri rahatsız eden azınlık konusu işlenir. Film boyunca yalnızca gemiye bindiğinde kendini tanıtmak için konuşan Kürt karakteri sadece işini yapan bir makineci görünümündedir başlarda. Sonra gemideki günlerin sayısı artıp erzaklar azalmaya başlayınca ve belirsizlik herksin yüreğine çöreklenmeye başladığında irili ufaklı tartışmalar çıkacak, Kürt de bu tartışmalarda her ne kadar pasif bir rol oynayacak olsa da yine de otoritenin yanında görünecektir, çünkü olası bir çatışmanın önlenmesinde rol oynamış olacaktır.

İlk tartışma İsmail ile Cenk arasında çıkar, Alper ile Cenk alkolü fazla kaçırdıkları bir gece yan kamaradaki İsmail’i uyutmazlar ve İsmail bunun üzerine kapıyı açan Cenk ile tartışır.

Ertesi sabah İsmail her iki gemiciyi de erkenden uyandırıp raspa yapmalarını [2] söyler. İsmail artık otoritenin kendisine verdiği gücün altında değişir ve kendi otoritesini yaratma eğilimi gösterir. Üst otoriteye bağlı bir diğeri. İsmail’in devam eden bu tavırları, Cenk ile sürtüşmesi, var olan gerilimi destekleyecek ve Beybaba’nın otoritesinden önce İsmail’in yıkımı gerçekleşecektir. İsmail karakterinin küçük çaplı otoritesiyle birlikte ortaya çıkan öteki kimliğini izlememizi sağlar bu süreç.

Bunlar olurken uyuşturucu stokları tükenen Cenk ve Alper, İsmail’in huyuna gitmeleri gerektiğini içten içe bilmektedirler. Çünkü hem ecza odasının hem de revirin anahtarı ondadır. Dış etkenlerin yanında artık iç etkenler de gemideki totaliter yöneticiyi otoritesi konusunda şüpheye düşürecek olayları başlatacak domino etkisini yavaş yavaş hazırlamaktadır.

Cenk ile İsmail’in tekrar karşı karşıya gelmeleri uzun sürmez ve bu kez daha hararetli bir tartışma patlak verir. Diğer gemicilerin onları ayırmasının ardından İsmail üst otoriteye durumu aktarmaya gider. Böylece Cenk ve İsmail’in çatışması bütün gemiye sıçrar. Kısa bir süre sonra Nadir, Cenk ve Alper Beybaba’nın yanına çıkıp gemide daha ne kadar kalacaklarıyla ilgili bilgi almayı denerler. Ama otorite onların bu hareketini hakaretle eş değer tutar ve odadan kovar. Aynı günün gecesinde Cenk ile Kürt’ü güvertede tartışırken görürüz, Cenk Kürt’ün Beybaba ile tartıştıkları zaman araya girmesinden rahatsızdır. Onları gizlice izleyen Nadir bir an duyduğu belli belirsiz ses yüzünden arkasını döner ve tekrar güverteye baktığında Cenk’i tek başına suya bakarken görür.

Bu noktadan itibaren gemideki pasif varlığının fazla bir etkisinin olmadığı düşünülen Kürt karakterinin kaybolması işleri daha da kötüleştirecektir. Zihinleri iyice bulanan gemiciler halüsinasyonlar, sesler ve akıl durgunlukları yaşamaya başlarlar. Cenk ile başlayan bu bozulma, Nadir ile devam eder. Kürt’ün sudan çıkıp gemide yürüdüğünü görmeye başlayan gemiciler için eşiği çekme vakti yaklaşmaktadır. Bir bakıma Kürt’ün hayaleti metaforu azınlıkların varlıklarının yadsınamayacağına bir gönderme olarak değerlendirilebilir.

Biraz zaman sonra Cenk; Nadir ve Alper’i mutfağa çağırır ve aşçının sakladığı sucukları gösterir, pişirip hazırlamıştır. Nadir hazırlanan sucuklardan Beybaba’ya da götürür. Gemideki yiyecek stoku bitmek üzeredir, bu yüzden otoritenin bu hareketi ödüllendireceğini ya da memnuniyetle karşılayacağını zanneden Nadir sevinçle götürür yemeği. Otorite kendisine daha önceden bildirilmemiş bu durumu öfkeyle karşılar. Çünkü bu otoritenin bilgisi dışında kalan bir durumdur, otoritenin bilgisi dışında kalan her türlü bilgi onun için tehdittir. Cenk’in ne işi var mutfakta? diye sinirlenen Beybaba herkesi güverteye toplar, öncesinde de Cenk’i hırlayıp tokatlar.

Artık totalitarizmin çöküşü yaklaşmıştır çünkü gemideki kimse de korku ilk zamanlardaki gibi parlak değildir. Otoritenin yönettiklerinden korkmaya başladığı bir evreye girilmiştir böylece. Birey olma çabası, özgürlük istenci gitgide güçlenmiş hararetlenmiş ve neredeyse bir coşkuya dönüşmüştür. İlk yapılması gereken küçük otoriteleri, mutlak otoriteye giden yolda yok etmektir –İsmail bakımından düşünüldüğünde bu, gücün artık onda olmadığını göstermektir. Ve sonunda o eşik gelir, bir delirme gecesinde herkes çizgiyi geçer. Önce Kürt’ün hayaleti görünür tekrar sonra İsmail Cenk tarafından güçsüz bırakılır.

Fakat bize asıl anlatılmak istenen bir sonraki delirmede yatar, Nadir’in kollarını kestikten sonra vücudundan çıkan sarmaşıklar; otoritenin kollarının her yanımıza uzandığının hatta içimizde gezdiğini ama bunu bile fark edemeyecek kadar sınırlandırıldığımızı anlatır. Böylece Beybaba’nın da üstünde bir otorite olduğunu bu otoritenin de karakterlerini sardığını görmüş oluruz. Sarmaşıklar; otorite adına birbirini denetleyen ve az buçuk güç için özgürlüğünü otorite sahibine satan insanların bir tasviri, bir yansımasıdır. Onlar her taraftadır, yönleri, gidecekleri yerler kestirilemez, umulmadık bir yerden çıkabilirler.

Delirme gecesinin sabahında güvertede toplanıp gece boyu –onca yardım çığlığına rağmen- odasından çıkmayan Beybaba’yı, onlarla özgürlükleri arasındaki son otoriteyi, ortadan kaldırmak için bir şeyler yapmaları gerektiğinin farkına varırlar. Korkulan otoriten artık korkan olmuştur. İsmail’e sorulan ve filmin final repliği olan soru bireyin özgürlüğü için son raddeye gelene dek otorite tarafından baskı altında tutulduğunun gösterimidir.

“İsmail, Beybaba’nın anahtarı sende mi?”

Sonuç olarak her iki filmde de güç sahibi otorite ile onun yönettiklerinin çatışmasını izleriz. Bu totaliter rejim kendini Gemide filminde suça, sarmaşık filminde ise özgürlük istencine bırakır. Sarmaşık filminde daha net bir biçimde yapılan iktidar eleştirisi kısıtlanan bireyin özgürlüğü üzerinden aktarılır. Platon’un devlet-gemi benzetmesine bakıldığında Gemide filmindeki Kaptan İdris’in, Sarmaşık filmindeki Beybaba karakterinden daha yetenekli bir otorite sahibi olduğu göze çarpar fakat o da kendi üstündeki otoritenin dışına çıkmış ve arada kalmıştır. Elbette her iki filmdeki iç ve dış etmenlerin otoriteler üzerindeki etkisi yadsınamaz. Gemide’ de herkesin ortak isteği, geminin işleyişini bozan kadından kurtulmak ve eskiye dönmekti. Yani otoriten neredeyse minimum düzeyde rahatsızlık duyuluyordu. Otoriteden her zaman korkulurdu. Sarmaşık’ da ise gemiciler bir süre özgürlükleri ellerinden alınsa da gemide karantina hayatı yaşmaktan rahatsızlık duymadılar, çünkü istedikleri zaman geri gidebileceklerini sanıyorlardı –ya da bu durumun fazla sürmeyeceğini- oysa gemiye de kıyıdaki bir şeylerden kaçtıkları için gelmişlerdi, içten içe işlerin gemide daha iyi olacağına ve bir parça özgür olacaklarına inanıyorlardı.

“İnsanın en temel amacı kendi kendisi olabilmesidir. Herkes kendi gerçeğini arar, kendi gerçeğini yaşamak ister. Bu baskılandığında ise her şey çarpıklaşmaya başlar. Ruhun yozlaşması ya da aşırılaşması bunun başka bir versiyonudur.” (Öz, 2016: 80).

Son olarak; Platon otoriteye bağlı kalmanın, yönetenin kurallarına uymanın toplum için doğru dolayısıyla da bireye mutluluk getiren bir davranış olacağından bahseder fakat birey, toplum için özgürlüğünden vazgeçip bunu mutlulukla değiştirecek midir, sorusu asla sorulmaz çünkü toplumu kaostan kurtaracaksa özgürlüğün yitirimi meşrudur. Gemi ayakta kalmalı, kaptan gemiyi yönetmeye devam etmelidir.

Dipnotlar:

  • [1] Platon, Devlet, s.35
  • [2] Raspa: Demir, tahta ve benzeri şeylerin yüzeylerindeki pas, boya gibi şeyleri çıkarmak, pürüzleri gidermek için kullanılan, iri dişli bir törpü. Raspa Yapmak: Raspalama işi.

Kaynaklar:

  • Bıçak Başak, Tolga Karaçelik Röportajı (10 Aralık 2015), www.otekisinema.com/dugun-derneki-giseye-gomecegim/), Erişim: 06.04.2017
  • Öz, Gürgen, (2016). Karanlık Köy. Yitik Ülke Yayınları.
  • Platon (2005). Devlet (Çev. Veysel Atayman, Cenk Saraçğlu), Bordo Siyah Yayınları, İstanbul
  • Platon (2016). Devlet (Çev. Sedat Demir), Ataç Yayınları, İstanbul
  • Sevinç, Z. (Nisan 2014). 2000 Sonrası Yeni Türk Sineması Üzerine Yapısal Bir İnceleme, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 40, s.97-118.

Bir Cevap Yazın