Sabahattin Ali’nin İlk Romanı: Kuyucaklı Yusuf

“Fakat artık dünyada bir tek şeye inanıyorum: O da tecrübe” diyen Yusuf’un hikayesini anlatıyor, Kuyucaklı Yusuf. Pek çoğumuzun bildiği bir hikayeyi… Hayatın acı tecrübelerle öğrendiğinin hikayesini…

“Önüne bir lokma ekmek tutuluyor ve bunun geri alınması tehdidiyle en olmayacak şeyler yapılıyordu. İstihfaf ettiği, kendisinden zayıf bulduğu mahlukların mahkumu olmak çok harap edici bir şeydi.”

Annesi ve babası vefat ettikten sonra Kaymakam tarafından evlatlık alınan Yusuf, hayatı boyunca bir baltaya sap olamaz, ancak serseri de değildir. Kaymakamın kızı Muazzez ile çocukluklarından itibaren iyi bir arkadaş ve yoldaş olurlar. Muazzez büyüyüp serpilince köyde bazı görücüleri de çıkmaya başlar, ancak Muazzez, Yusuf’a aşıktır; Yusuf da Muazzez’e…

“Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez’in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu.”

Sabahattin Ali’nin kitaplarını okuyan bilir ki, kitaplarında olay örgüsünden çok olayları anlatırken insana dair, yaşama dair anlattıklarıdır okuyucuyu büyüleyen. “İçimizdeki Düşman” ve “Kürk Mantolu Madonna” kitaplarında da anlatılan olaylar sıradan, hatta basittir. Ancak yazarın anlatımı ve yaşamı kaleme alışı sizi kitaba bağlar, eğitir, ağlatır, güldürür, düşündürür. Zaten usta yazar olmanın sırrı da burada değil mi?

Kitaptan alıntılar:

“Kasabanın bazı evlerinin pencerelerini aydınlatan hafif ve sarı bir ışık, Yusuf’un ıslak gözlerinde yıldızlanıyor ve dalgalı bir su üzerine bırakılmış gibi oynuyordu. İki eliyle arkasındaki ağacın kabuklarına sarıldı. Parmakları soğuk yarıkların arasına girdi. Elini hemen geri çekti ve göğsüne götürdü. Göğsünün içinde, bu asırlık ağacın kabuğu gibi, yarıklar bulunduğunu sandı ve gırtlağına kadar bir ateşin çıktığını hissetti. Aman Yarabbi, ne kadar yalnızdı…”

“Hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusunu vermemişti. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamış, bu yalnızlığının gururu içinde, memnun olmaya çalışmıştı. Şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek bir imkansızlıkla beraber gelmişti? Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?.. Niçin? Kimin için?..”

“Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti…”

“Ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi..”

Sabahattin Ali kitapları güzeldir 🙂

Bir Cevap Yazın