görsel The Lobster: Ya Siyahsın Ya Beyaz

“Dünya şayet, kurtulabilirse ancak yerleşik kurallara, kökleşmiş basmakalıp düşüncelere boyun eğmeyenler sayesinde kurtulacaktır. Onlarsız uygarlığımız mahvolacaktır, kültürümüz yok olacaktır. Yeryüzündeki  varlığımız gizliden gizliye haklı gösterilen her şey ile kaybolup gidecektir. Boyun eğmeyenler yeryüzünün tuzu biberidir.” André Gide

Yorgos Lanthimos’un 30 Ekim 2015’de gösterime giren son filmi The Lobster sahip olduğu özgün hikâyesiyle daha başlar başlamaz akıllara birçok soru getiriyor. Filmin geçtiği gelecekte insanların yalnız kalmaları yasak, eğer bir şekilde yalnız kalırlarsa 45 günlüğüne bir otele yerleştiriliyor ve 45 günün sonunda oteldeki diğer yalnızlardan birini kendilerine partner olarak seçemeye çalışıyorlar. Ya belirlenen süre içinde partner bulamazlarsa? İşte o zaman otele ilk geldikleri gün yöneticiye bildirdikleri hayvana dönüştürülüyorlar. Filmdeki kahramanımızın seçtiği hayvan ise ıstakoz.

lobster1

Film; iki topluluk üzerinde duruyor. İlki çoğunluğu oluşturan ve birlikte yaşayan insanlar. Diğeri ise göçebe bir hayat süren yalnızlar. Yalnızlar ormanlık arazide ikamet ediyorlar. Dans etmekten avlanmaya ve hatta ölmeye kadar aşırı bireysel bir yaklaşıma sahip olan yalnızların birlikte olmaları, aralarında bir birliktelik olduğu anlamına gelmiyor. Zaten yalnızların lideri de bu birlikteliğe karşı bir duruş sergileyerek yönlendiriyor grup üyelerini. Oteldeki insanlar ise belirli zamanlarda ormanda yalnız avına çıkarılıyor ve bayıltıcı silahla vurup etkisiz hale getirdikleri her yalnız için 1 ekstra gün kazanıyorlar.

lobster2

Yalnızlara hastalıklı insanlarmış muamelesi yapılan ve toplum yaşantısı içinde var olmamaları için ellerinden geleni yapan otel yönetimi, kolluk kuvvet (ve dolaylısıyla devlet) oteldeki insanları topluma geri kazandırmak için oldukça katı kurallarla insanlar üstünde hâkimiyet kuruyorlar. İnsanların arada kalma özgürlüklerinin ellerinden alınmasıyla başlayan tek tipleşmenin sonucu olarak itaatkâr ve düzeni sorgulamaya cesaret edemeyen, yalnızca hayatta kalmaya ve kendi çıkarları uğruna yaşamaya başlayan insanlardan oluşan toplumlar bize hiç de uzak görünmüyor. Dindar nesiller yetiştirerek toplumu tek tipleştirmekle, insanların arada kalma özgürlüklerini ellerinden alarak tek tipleştirmek arasında pek de bir fark yok esasında.

Film boyunca seyirciye tez ve anti tez olarak iki farklı kesim lanse ediliyor; “yalnızlar” ve “diğerleri” bu iki grup aslında aynı faşizan öfkeyi taşıyorlar özlerinde. Bir şekilde otelden kaçıp ormanda yalnızları bulan kahramanımız da bir süre sonra farkına varıyor bu gerçeğin (ya da onun aracılığıyla biz aydınlanıyoruz). “Yalnızlar arasında herhangi bir cinsel ya da romantik ilişkiye izin verilmez. Ve bu türde davranışlar cezalandırılır.” Yalnızların lideri bu kuralları yineleyerek uyarıyor aralarına yeni katılan üyeyi.

Harold Garfinkel bir gruba üye olan üyelerle ilgili şöyle der: “Bir üye sadece nefes alış alıp veren ve düşünen bir kişi değil, aynı zamanda içinde bulunduğu topluma uyum için gerekli olan donamıma sahip bir kişidir.”, “Üyeler bir kez katıldıklarında ne yaptıkları konusunda düşünmek zorunda değillerdir.” (Çetin, 2013: 60-61). Böylece üyeler gündelik hayattaki rutinleriyle birleştirdikleri grup içi normları sorgulamadan yaşamlarına devam etmektedirler.

İki karşıt grubun çatışması her zaman toplumları oyalamanın en kolay yolu olmuştur. Bu, varlığını meşrulaştırmaya çalışan ve toplum aleyhinde değiştirilen sistemin görülmemesini sağlayan bir şiddet illüzyonudur. Yalnızların aşırı bireysel tavırlarının kaynağında da bu çatışma yer almaktadır. Yalnızların bireyselliği, diğerlerinin toplumcu yapısıyla film boyunca ana karakterler üzerinden çatıştırılıyor ve -ucu açık olmakla birlikte- bu çatışmayı noktalandıran bir final sahnesiyle nihayete kavuşturuluyor.

Filmin otelde geçen sahneleriyle insanları yaşamak için sergiledikleri –benimsedikleri- rollere tanık oluyoruz. Günleri bitmeden önce ‘kendileri gibi’ birini bulma çabalarını izliyoruz. Birbirlerine benzemeye çalışıyor ya da aynı benzer özellikleri bulunanlar birbirleriyle partnerlik düşünüyorlar. Örneğin; topal bir adam kendisi gibi topal bir kadın arıyor veya sürekli burnu kanayan bir kadın yine burnu devamlı kanayan bir adamla partner oluyor. Bu benzeme durumu oteldeki insanların aynı kıyafetleri giymeleri gibi onları kişiliksizleştiriyor ve topluluk içinde özümsenmelerine yol açıyor. Karakterimiz bu durumu şöyle itiraf ediyor: “Bir şey hissetmediğin halde bir şey hissediyor gibi yapmak bir şey hissettiğin halde bir şey hissetmiyor gibi yapmaktan daha zor.”

“Aşk, farklı olanda benzerlik görme gücüdür.” (Adorno, 2014: 198). Oteldeki insanların çoğu Adorno’nun bu görüşünün tam tersini uygulayarak ilişki kuruyor ve bunun sonucunda da kendi benliklerini yavaş yavaş kaybediyorlar. Fakat bunu insan olarak hayatlarına devam edebilmek için yapıyorlar. Aslında otelde hayvan olmayı beklerken birçoğu hayvanlaşıyor ve partner bulsalar bile içlerindeki hayvanlaşmış benlikle devam ediyorlar hayatlarına.

Sonuç olarak; insanların arada kalma özgürlüklerini ellerinden alırsanız onları daha rahat yönetebilir ve topluma kolaylıkla şekil verebilirsiniz (insanları ya siyahsın ya beyaz, ya bizimlesin ya da bölücü şeklinde sınıflayarak yönetmek gibi).

Her canlı gibi insanın da bir aralığa, üçüncü bir yola ihtiyacı vardır. Film boyunca izlediğimiz iki grubun bu durum söz konusu olduğunda birbirlerinden farkı olmaması arada kalma özgürlükleri ellerinden alınması ile açıklanabilir. Yalnızlar diğerlerine karşıydılar, diğerleri de toplumun bütünlüğünü bozduklarını düşündükleri yalnızlara karşıydılar.

Fakat üçüncü bir grubun varlığı; insanların isteklerinde yalnız istediklerinde de birlikte olabileceklerini savunan bir grubun eksiliği hissedildiği için filmin sonunda her iki grup liderlerinin başarısızlığı aslında bize her iki sistemin başarısızlığı olarak gösterilmiştir. Filmin son sahnesindeki kararsızlık durumunun nedeni de budur. Yönetmen, filme üçüncü bir yolu bu belirsizlik durumu ile final sahnesinde vermiştir.

lobster3

Kaynaklar:

  • Garfinkel Harold, (2014). Etnometodolojide Araştırmalar, Heretik Yayınları: Ankara.
  • Adorno Theodor W. (2014). Minima Moralia, Metis Yayınları: İstanbul.
  • Çetin Ensar, (2013). Gündelik Hayat Sosyolojisi, Rağbet Yayınları: İstanbul.

Bir Cevap Yazın